Bazen Instagram’da dolaşırken kendini fark ediyor, başkasının hayatına bakarken kendi hayatından biraz daha uzaklaşmış oluyor. O anlarda ekrana bakan yüzü ile gerçekten ne hissettiğini bilen yüzü arasında bir mesafe açılıyor. Sosyal medya ona pek çok şey gösteriyor ama çoğu zaman kendini gizliyor.
İlk başta masumdu her şey. Bir fotoğrafı paylaşmak, bir düşünceyi yazıya dökmek, görünmeden de var olabileceğini sanmak. Beğeniler geldikçe sanki biri omzuna dokunup “Seni gördüm” diyordu. Ama zamanla bu görülme hali tuhaf bir açlığa dönüştü. Daha çok paylaşmak, daha iyi görünmek, daha çok onaylanmak istedi. Ne paylaştığı değil, nasıl algılanacağını düşünürken buldu kendini.
Herkes bir yerlere yetişiyor gibiydi, daha mutlu, daha üretken, daha kalabalık. O ise bazen sadece durmak istiyordu. Ama durmak sosyal medyada pek mümkün değildi. Orada hayat hep akardı, o bakmasa bile.
Zamanla şunu fark etti: Sosyal medya ona başkalarını tanımaktan çok kendine başkalarının gözünden bakmayı öğretiyordu. Sanki kendi yüzüne değil, yansımasına bakıyordu. Paylaşmadığı anları düşündü. En gerçek anlar, çoğu zaman kimseye gösterilmek istenmeyendi.
Yine de tamamen vazgeçemiyordu. Bazen bir fotoğraf, yalnız olmadığını hatırlatıyor. Sosyal medya tam da bu yüzden çelişkiliydi: Kendini ondan hem uzaklaştırıyor hem de bağlıyordu. Mesele görünür olmak mıydı?
Ekrandayken kendi neredeydi? Ekranı kapattığımda kendinden geriye ne kalıyordu? Kendine bakılan bir beden olmaktan öte, kimdi?
Bu durumlarda en çok bedenini hissediyordu. Yürürken, nefes alırken değil, bakılırken. Kamera karşısında durduğunda bedeni ona ait olmaktan çıkıyordu sanki. Nasıl durduğunu, nasıl göründüğünü, hangi açıdan kabul edilebilir olduğunu düşünmeye başlıyordu. Kendini izliyordu. Düzeltiyor, yeniden düzenliyordu. Şunu anlamıştı: Kendini görünür kılmak için belli kalıplara göre oynuyordu. O an bedeni, varlığını kaybediyor, sunulan bir şeye dönüşüyordu.
Bakışlar her yerdeydi. Kimin baktığını bilmiyordu ama bakıldığını biliyordu. Bu belirsiz bakış, içine yerleşiyordu. Kendine dışarıdan bakmayı öğreniyordu; omuzları, yüzü, gülüşü… Bedeni yönetmesi gereken bir imaja dönüşmüştü.
Görünür olmak, özgürlük gibi sunuluyordu. Oysa görünürlük, en sessiz baskı biçimine dönüşmüştü. Görünmez kalmak düşünülemezdi. Paylaşmadığında eksiliyordu, paylaştığında bölünüyordu. Gösterdiği yüzü yaşadığı yüzden farklıydı. Hangisi onun, emin olamıyordu.
Beden bir hikâye anlatmıyor, bir onay bekliyordu. Beğeniler, bakışın sayıya dökülmüş haliydi. Sayılar arttıkça değer kazanıyor sanıyordu. Azaldığında ise sanki eksiliyordu.
En çok da şunu fark ediyor: Sosyal medya onu sürekli düşünmeye itiyor. Kendini unuttuğu anlarda değil, kendine baktığı anlarda “var” oluyordu. Belki de asıl ihtiyacı olan görünür olmak değil, bakıştan azade kalabilmekti. Kimsenin izlemediği bir anda kişiliğiyle baş başa kalabilmeyi arzuluyordu. Sosyal medyanın ona unutturduğu şey tam da buydu, kendisine bakılmadan da yeterli olduğu.
Sabah uyanır uyanmaz yaptığımız ilk şey, yüzümüzü yıkamak değil çoğu zaman, ekranı kaydırmak. Instagram, Facebook ve benzeri platformlar artık yalnızca birer iletişim aracı değil, çağımız bireyinin aynası, vitrin camı ve bazen de sığınağı. Parmaklarımızın ucunda akan bu hayat bize hem yeni imkânlar sunuyor hem de görünmez yükler yüklüyor.
Ne sıklıkla zamanımızı telefonlarımızda gezinerek geçiriyoruz? Ne sıklıkla sosyal medyada zaman tüketiyoruz? Nereye kayboluyor yaşadıklarımız ve çevrimiçinde yazdıklarımız? Evrende her şeye yer var mı? Kayda geçenlerin ömrü evrenin sonsuzluğunda nereye kadar uzuyor?
Sosyal medyanın en güçlü yanı, bireyi yalnızlıktan kurtardığına dair verdiği o ikna edici his. Fiziksel olarak ayrı düşülen insanların, birkaç saniyelik bir mesajla yakınlaşması şaşırtıcı değil mi? Uzak coğrafyalar, farklı hayatlar ve farklı deneyimler tek bir ekranda alt alta geçiyor. Amaç yazabilmek, paylaşabilmek, görünür olmak, iletişim kurmak… Bunların her biri modern bireyin varoluş kaygısını bir anlığına yatıştırıyor. “Buradayım” deme ihtiyacına hızlı bir cevap gibi.
Ancak tam da bu görünürlük bizi en kırılgan yerimizden yakalıyor. Oysa ekrandan akan çoğu zaman hayatın kendisi değil, onun seçilmiş ve parlatılmış anları. Makyajlanmış yüzler, kusursuz ilişkiler, sürekli üretken ve mutlu görünen kişiler… Baş döndürücü bu görünürlük albümünde beğeni sayıları, algoritmalar ve takipçi oranları, bireyin değer ölçütüne dönüşüyor. Artık “ne hissettiğimiz” değil, “nasıl göründüğümüz” önem kazanıyor.
Yine de sosyal medyayı yalnızca bir “tehdit” olarak görmek eksik olur. Sorun platformların varlığından çok bizlerin onlarla kurduğu ilişkide. Sosyal medya, bilinçli kullanıldığında bir dayanışma alanı, bir ifade biçimi, hatta bir arşiv olabilir. Asıl mesele, kendimizi ekrana göre mi şekillendirdiğimiz, yoksa ekranı kendi ihtiyaçlarımıza göre mi kullandığımız. Bütün arzumuz fark edilmek, dikkate alınmak mı acaba?
Belki de hepimiz için asıl soru şu: Sosyal medya içselliğimiz ve öznelliğimiz mi? Yaşam tutkumuz mu? Özgürlük alanımız mı?

